11 Aralık 2010 Cumartesi

ve ırmaklar yolları böldüler...

Aramızda dağlar yollar yıllar var iken..diye başlayan bir şarkı çalıyor şu anda…ona yaslıyorum sırtımı…güç başka nereden alınır ki…birinin dilinden dökülen gerçek bir melodiden daha güçlü bir dayanak bilmiyorum ben. Bir de şiir, tabi ki Turgut Uyar, tabi ki `` efendimiz acemilik``` i şiar alıyorum kendime.
Uzun zaman oldu…yürüyorum.Topraklar değişti, diller degişti, yüzler degişti, bakışlar ve bakamayışlar oldu; göz kaçıranlar, istilacı- fatih bakışlar ve konuşan gözlerle söyleştim. Arayanlar, aramayanlar, hallerinden memnun olanlar, sürekli yakınanlar, aktivistler, propagandacılar, protestocular, muhafazakarlar, ateistler, eski ve daimi sosyalistler, kılıksız kapitalistler, nihilistler bir bir endam ettiler yolda…Bir de bunların hayalet kabul ettikleri var ki o uzun, çok uzun hikaye…(çok gerçek olduğu için dokunulamayan cinsten..tek kişilik tecrübe…aktarılması, yok edilmesi demek olduğundan, atlıyorum)
Çeşitli fauna ve floralar…su kuşları…tatlı su balıkları, okyanus canlıları, Simurg, İkarus, gece kelebekleri…
Türlü türlü kent içi yazıları.ikaz ve ahval imleri,…dikkat elinizde yiyecekle gezmeyin Kookaburra kuşu kapabilir…(Avustralya)`den…``dünya güzel ama insanlar kahpe-hepimiz kardeşiz``(Tatvan)`e dek…
Tapınaklar, sunak taşları, piramitler, Tikal, Gize, takvimler. Güneş ve Ay töreleri..kiliseler, mabetler, camiler, kutsal topraklar, duvarlar ve duvarlar…(bir de elektrikli tellerle çevrili olan topraklar ve tellerdeki kuşlar…ama akıbetleri filmdekine hiç benzemeyen…ondandır ki uzun hikaye olup da anlatılmakla bitirilemeyeceklere bir başka örnek)
Bir başka şarkı var, hem aynı adlı bir de film var: içimdeki deniz…biraz onu ifşa olsun istediğimden yazdım da yazdım…asıl mesele de bu anlattıklarımdan farklı değil aslında…yani çocukların kulağına fısıldanası bir şeyler derken şunu kastediyorum: HER YER BIR…başka deyişle: COK ÜLKE TEK MASAL…
Ellerimden uzun zamandır akan bir yazı ırmağı söz konusu…bu yazı ırmağı tabiatıyla akmak ve beklemekten kaçmak istiyor…dondurulmaya gelemiyor, sabitlenmeye, setlere ve bentlere gelemiyor…defterler dolusu plan bıraktı ardında…roman taslakları, öyküler, öykü taslakları, notlar…ama bu hayatta eski ve eskide yaşamak diye bir şey olduğunu yeni yeni keşfetti…
En temel sorunlardan bir tanesi ırmağın muhatabı…şöyle düşünün…insan cennetten neden kovulur..cennette olduğunu fark etmediği için…kovan yok, kovulan yok yani…insan ne zaman ırmağından olur…kendini sudan gayri sandığında…
Yine bir başka deyişle, benim iç denizim çağlamak, ırmaklarım en fazla bereketli deltalarda soluklanmak ister…daha fazlasını ben istesem de…çevre sakinleri istemez…Mevlana``nin en güzel siirlerinden biri de Su felsefesi…diyor ki  ``su gibi sakin olabileceğin gibi, su gibi de “kıyametler” koparıcı olabileceğini unutma… Vadiler varken önünde ve ovalar varken, yayılabileceğin küçük ırmaklara ayırabiliyorsan kendini ve bardaklara bölebiliyorsan, yasam verirsin çevrene. Yoksa hep duyulmayan, dinlenmeyen, korkulan ve kaçılan olursun seller, afetler gibi. Tercih elindeydi hep ve hep “senin” ellerinde olacak….Suyun yanında olanlar suyu en az içenlerdir. Çünkü ”Su nasılsa burada, gerek yok ki suyu kana kana içmeye” diye düşünürler.. Tıpkı, sesini sürekli duyanların seni dinlemedikleri gibi! Ormandaki hiçbir hayvan, ırmağın gürültüler koparan yerinden su içmeye çalışmadı şimdiye dek. Hepsi, hep sabahın en sakin anini bekledi; suyun durgun yerlerini bulabilmek için. Gittiler ve sakin sakin gereksinimlerini giderdiler.``
Son iki yılım Asya` da ve sistemin göbeğinde geçti…Bildiğim bir şeyi temize çektim ve bir sayfayı hakkıyla kapattım…simdi neleri istemediğimi çok iyi biliyor ve istediğim sayılı şeylerden birini gerçekleştirip, ellerimden akan suları okyanuslara katmayı diliyorum…ama bunun için beklemesiz ve umut etmesiz ve kalıpsız bir muhataba ihtiyacım var…örneğin simdi size yazarken bu sular çağlıyor…çünkü gören bir gözle muhatap olduğumun farkındayım…ancak kitaplar, beklemeler, görülenleri dinlendirmeler, demlemeler vaktinin geride kaldığını hissediyorum…bunun için sürekliliği olan ve devingen bir mecraya ihtiyacım var…
Kendini benim üzerimden gerçekleştirmeye çalışan, bunun için tenimden dışarı yol arayan `proje `de iste bu yukarıda sıraladıklarımın (pek alışıldık bir sıralama şekli olmadığının da farkındatım) bir sentezi, nesir seklinde bir yaz-ı yol şiir diye düşünün…Benim için yollar başlıyor yeniden…nereye gitsem…onca gezi dergisinin anlattıklarının ötesinde bir tekörneklik görüyorum…değindiğim bunca ve özünde büyüleyici farklılığın, zıtlığın derininde akıl almaz bir aynılık var. Bir beşeri coğrafya Atlasının tefrika edilerek paylaşılacak bir hali nevinden bir şeyler tasarlıyorum…Mekanların değil insanların belirleyici olduğu bir doku incelemesi…canlı insan otopsisi…çünkü diri görünen epey ölü var etrafta… Hiçbir bilgilendiricilik ya da didaktiklik kaygısı olmayacak metinler aklıma düşenler…tene en hızlı nüfuz edebilen ve kendini tenden en hızlı dışarı atabilen şey şiir olduğuna göre, biçimi ne olursa olsun yazılar yüzlerini şiire(yine alışıldık anlamını kastetmiyorum şiirin tabi) dönmüş olmalılar, olacaklar…
En temel kıstas basitlik...insanin gündelikte teğet bile geçemediği o basitliğin bütün kayıp izlerini sırtlanmalı bu metinler…o koca koca gezi dergilerinin hepsinin atladığı şiiri…bütünn yüzleri ve kınamasız, eleştirisiz, objektif falan değil ama sadece su gibi, gözlemci, ve üzerine yağmurlar yağsa da öylece açıklıkta durmayı  sürdüren, sulara direnmeyen, hatta bir de ahenk adına gökle birlikte sevinen, ağlayan bir canlı gerçekliğindeki her şeyi kapsayan bir yazı evreni düştü iste aklıma…uzunca süredir aslında aklımda…ama bütün gemiler yanmadan..insan doğamıyor yeniden…bir deniz kıyısında…bir yaz sabahına…



2 yorum:

  1. Suyun yanında olmasan bile az ötende olduğunu bilmenin rehaveti insani öyle bir yanıltır ki, o saatten sonra geriye bir hayal kırıklığı kalır: su akıp gitmiştir.

    YanıtlaSil