20 Aralık 2010 Pazartesi

Uçmak ya da uçmamak,  
sahiden bu mu bütün mesele?
Günün anlam ve önemine istinaden, denklemin uçmamak kısmına eğilmek istiyorum. Hezarfen Çelebi ya da İkarusgillerden olmadığım için okyanus aşmam icap ettiğinde, göğe en yakın acenteden bir bilet alıyorum. Uçmakla ilgili duyduğum bütün şarkı sözlerini küçük kâğıtlara yazıp ceplerime, çantamın gizli bölmelerine sokuşturuyorum. (Aman tanrım, karşı masamda kocasıyla birlikte oturan yaşlı kadın ağzı göğe bakacak şekilde açık, uyuya kalmış. Rüyasında uçtuğunu görüyor olmalı.) Havaalanlarından çok korkuyorum çünkü. Hikâye anlatmayı çok sevmeme karşın, o otomatik kapılardan içeri girince bütün hikâyelerimin suyu çekiliyor. Oysa radyasyona, üniformalara, belge savaşlarına ve dijital gerçekliğe karşı tek savunmamın o ana en uygun hikâyeyi uyduruvermek olduğunu her seferinde, ısrarla unutuyorum. Hâlbuki bu uçamama hadisesi başımdan defalarca da geçti. Yine de şiir yoksunu hikâyeler anlatmaya karşı bir direnç var herhalde dâhili sistemimde ki ne deseler en yalın gerçeği söylüyor, her seferinde sınıfta kalıyorum.
Genel yapılanış itibariyle bugünün dünyası tanımsız seferlere şiddetle karşı olduğunu her köşe başında dillendiriyor. Mesela bir yere dönüşü olmayan bir bilet almak, bir ülkeye niye ve ne kadar süre için gittiğinizi bilmemek, orada geçireceğiniz süre zarfında neyle meşgul olacağınızdan bihaber olmak kutsal kitaplarda yazmayan beşeri günahların başında geliyor. Tam da dedikleri gibi, din zamana ayak uyduruyor. Kısacası ben bugün yedi büyük günahtan birini işlediğimi açık ederek, kanatlarımı kapatıp oturmak zorunda kaldım. Bir hikâye yaz gel, yoksa uçman imkânsız dediler. Delirdim, koşturdum, bağırdım, sakinledim, yardım istedim, bulamadım, sonra buldum, sonra yine bulamadım, nitekim uçamadan, gerisin geri eve döndüm.
Şimdi bir seneye yakın bir süre adı zor telaffuz edilen, dünyanın suç oranı en yüksek başkentlerinden birine ev sahipliği yapan ve otuz yıllık bir iç savaşın izlerini hala sokaklarında taşıyan bir ülkede ne yapacağımı iki yüz elli kelimeyi geçmeyecek bir kompozisyon halinde anlatmam gerekiyor. Aslında buna benzer, yanıtını asla bilmediğim yüzlerce kompozisyon yazmışlığım var. Ama bu saatten sonra epey zor geliyor insana mecburiyetten bir giriş, yalandan bir gelişme hele ki bütünüyle menzil dışı bir sonuç tasarlamak…kalem ve çizgisiz kağıdın dayanılmaz ağırlığı.
Guatemala’da ne mi yapacağım, gezeceğim, güney Amerika’ya uzanacak yolculuğumun başlangıç ve bitiş durağı olacak sadece. Bakın bu Costa Rika’ya, bunlar da oradan sırasıyla Bogota, Santiago ve Lima’ya geçeceğimin kanıtları. Burada girmek istemediğim başka ayrıntılarla bezeyip kenarlarını çiçeklerle süslediğim kompozisyonumu evirip çevirip, ortaya yeterince inandırıcı bir hikâye çıkarıp çıkarmadığımı kestirmeye çalışıyorum. İnanmak isteyen için gayet sahici bir hikâye olduğuna karar veriyorum. Bakalım edebiyatta öz-tenkit işe yarıyor mu, yarın göreceğiz!
Oysa bir de gerçeklerle ilgilenenler var, bu benim kuruntum değilse tabi!
Öyle de olsa birazcık hikâyenin aslından bahsetmek istiyorum! Hikâyenin aslı bir hikâyenin olmaması. Havaalanında küfür olarak algılanan bu açıklamamın böyle algılanmadığı yerlere doğru, yani ya hiçbir yere ya da bilinmeze doğru bir uçak bileti almak hiç kolay değilmiş! Geçenlerde Madrid’in beni arzulamadığından bahsetmiştim, sözümü geri alıyorum, bu sefer de yakamı bırakmıyor, sırt çantamın altına sıkıştırdığım kanatlarımı, tam çantamı çıkarmış görevliye teslim ederken, zamansız ipi çekilen bir paraşüt gibi açıp, etrafı darmaduman ediyor. Bir görevli kızla bir Madrid’le konuşuyorum, kıza ama nasıl olur, bu ülke benden vize bile istemiyor, siz niye o ülkenin vizesini istiyorsunuz pardon, anlamadım, diye zaman kazanmaya çalışıp, kızdan açıklama yapmasını beklerken, ona sezdirmemeye çalışarak başımı çevirip, ona bağırıyorum, Madrid, dedim sana, kes şunu, herkes bize bakıyor, çek ellerini kanatlarımdan, bu sefer sahiden herkes bize bakıyor, kız kız-ıyor,  uçağı kaçırmak üzeresiniz, ben kendi kanadımla uçarım demiyorsanız, gidip sorunu halledin lütfen, gördün mü yaptığını, yardım etmiyorsun bari rüzgâr çıkarma, derken kız suratıma bütün ciddiyetiyle tıslıyor ve çantamı bıraktığım yerden almamı istiyor, çok iyi fikir diyorum, rüzgâr kesiliyor, biri göğsümde biri sırtımda iki çantayla maratona başlıyorum. Bu kargaşada ceplerimden peçeteler, paralar ve elbette ki şarkı sözleri dökülüyor. Gözyaşlarımı zor tutuyorum. Her gittiğim yerin önünde dev sıralar var. Bütün sıraların en önüne geçip bağırıyorum “Emergencia” izin verir misiniz önünüze geçmeme, hayırrrr, diyorlar, ben yine de geçiyorum, küçük hanım, sıraya lütfen diyorlar, dinlemiyorum, kovuyorlar, başka bir sıranın önüne geçiyorum, bu kez başarıyorum, ama anlaşamıyoruz, bu kez “çok önemli kişiler” manasına gelen “ÇÖK” ya da nam-ı diğer VIP’lerin önüne geçip tüm barbarlığımla biri bu sorunu çözsün diye haykırıyorum, sadece on beş dakikam var, herkesin cebinden tomar tomar, rengarenk kredi kartları çıkıyor, benim, sadece bir adet ve bu noktaya özellikle dikkatinizi çekmek isterim ki “turuncu” bir bankamatik kartım var. O da bugün bu karmaşa bozulmasın, böyle darmadağın kalalım diye çalışmak istemiyor, nazlanıyor, hatta işi inada bindirip, Madrid ile anlaşma yapmakla tehdit ediyor beni. Uçuşu zor bela bir sonraki sabaha erteletip, etrafta gördüğüm bütün suları alıp içiyorum.
Çok kızgınım sana Madrid ama bir yandan da minnettarım aslında. Bunca karmaşayı niye çıkardığını ucundan kıyısından da olsa görüyor ve gördüğüm kadarıyla ağzım açık sana bakıyorum.
Karnımda, yabancı bir dilde öfkemi tam dillendirememenin yarattığı bir yumru, sırtımda inanılmaz bir yük, bir telefon, bir internet erişimi, bir bardak su ya da önünde sıra olmayan bir kapı ararken içimde bir şey kırılıyor bu Morning in Madrid. On gündür üzerimde taşıdığım yabancılık, temkinlilik, tereddüt hisleri yarım saat içinde yerle bir oluyor. Bir şey sormak bir yere girmek için doğru kişiyi, doğru anı kollayan içimdeki budala birden büyüyüp, serpiliyor ve gözlerinin önündeki perde yırtılıyor. O çaresiz koşturmanın içinde bir an durup yarım saat içinde on günde tanıdığımdan fazla insan tanıdığımı, daha fazla insanla konuştuğumu, her gördüğüme aksan, yol yordam tanımadan her ağzıma geleni savurduğumu fark ediyorum. Kanatlarımın üzerindeki baskıya rağmen gözeneklerimden dışarı tarifsiz bir özgürlüğün taştığını hissediyorum. Bir aynanın önünden koşarak geçerken, kendimi görüp bir an duruyor ve yanaklarımın al al olduğunu, yüzümde tedirginlik ve korku karışımı, kıvamlı bir insanlığın peyda olduğunu görüyorum. Gülmek ve şarkı söylemek istediğimi fark ediyorum. Bütün bu aymalar arasında bir kahve alacak parayı denkleştirip, sonunda çantaları el arabasına koymayı akıl edip, bir sigara yakmak üzere otomatik kapıdan çıkarken, benimle aynı kapıdan içeri girmeye hazırlanan bembeyaz saçlı ve masmavi gözlü adamın yüzündeki hayrete gözlerimi kapayıp açarak karşılık veriyorum. Parmağımla bir saniye beklemesini işaret ediyorum. Kollarımı açıp, bütün gücümle, üzerimize kapanan otomatik kapıyı iki yana doğru itiyorum. Kanatlarımızı sıkıştıkları yerden kurtarıp, gözeneklerimden taşana itaat ederek usulca tüylerine dokunup, dışarı çıkıyorum. Dönüp gülümseyerek arkamdan bakıyor. Madrid onu rahat bırakmış, diye düşünüyorum. Kanatlarını sadece sokaklarda, göğün göründüğü düzlüklerde açıp, kapılardan girerken kapatmasına müsaade ediyor anlaşılan. Bizimkisi ufak bir zamanlama hatasıydı o kadar. Hadi Madrid, bana da yap bir iyilik, seviyorum seni Madrid, ama gitmem gerek, yorma beni Madrid, ,üzme beni, sabaha kadar vaktimiz var Madrid, bu gece rüyama gir Madrid, rüyama gir ki sevişerek ayrılalım!

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder