Morning in Madrid
Benden her sabah bir bardak su istesen, komşunun frezyaları sonsuza dek yaşar…
Bu dünyada ev alan insanlar var. Ancak diğer taraftan oturacak bir kafe bulmak için üç ila dört saat arasında yol tepenler de mevcut. Kahvaltı etmek için buzdolaplarından zeytin peynir domates ve yumurta çıkarıp en fazla sokağın başındaki bakkala kadar yürüyenler var. Ancak bir kahvaltı için yabancı dillerde menülerin şifresini çözmeye çalışıp, tabak önüne geldiğinde daha çok çalışması gerektiğini anlayan ama kimseye bir şey söylemeden yemeğini yiyenler var. Bu dünyada susamak, birilerinden bir bardak su istemek ve farklı farklı yangınları aynı şekilde söndürmek diye bir şey var. (Grev yapan itfaiyeciler de var ama o konuya daha sonra değineceğim)
Bu dünyada kararlar ve bu kararların doğurduğu sonuçlar var. Ancak karar almamak, Hansel ve Gratel cilik oynayarak ekmek kırıntılarından medet ummak diye bir şey de var. Bu dünyada iyi yıldız kötü yıldız diye bir şey yok, kuyruklular, kuyruksuzlar, parlaklar, sönükler, eskiler ve yeniler var. Yıldızları dünyaya ait sanıp, dünyayı yıldızlık sınıfından kovmak, onu matlaştırıp, bir yörüngeye hapsetmek diye bir şey var. Ama ayıp yok. Derinlerimizde, denizyıldızlarının öylece kımıltısız bekledikleri yerde, kara deliklere büyük bir özlem var. Bir yanda denizkestaneleriyle denizyıldızlarını asla birbirine karıştırmayan çocuklar doğuranlar, diğer yanda başkalarının çocuklarını sevip kendi içlerindekileri okul bahçelerinden ve devlet kurumlarından uzak tutanlar var.
Bu dünyada evinin balkonunda oturup bir bardak su eşliğinde yıldız seyretmek diye bir şey var. Bu dünyada İspanya ve Sibirya gibi ülkeler var. İspanya’da su içen ama gözleri Sibirya kurduna benzediği için Sibirya’yı özleyen genç kadınlar var. O gözlerin içine uzun süre baktığınızda onları kendi mavilikleri içinde boğma ve sizden bir bardak su istemelerine neden olma ihtimaliniz var. Bu dünyada evi de balkonu da olmayan ve hatta yıldız seyretmeyi aklına hiç getirmemiş olanlarımız var. Bu dünyada iyi akıl kötü akıl diye bir şey yok, portakallar, tarçınlar, sandal ağaçları, kaplumbağalar, yarasalar ve kangurular var.
Bir de kayığını açıklarda bırakmış, fırtınalarda bile kıyıya çekmeyi düşünmemiş, günün birinde kayığını açıklardan kıyıya getirecek kadını bekleyen erkekler var. Fırtınalarda parçalanmış kayıklarını onarıp onları sonsuz bir yolculuğa çıkaracak erkeği bekleyen kadınlar olduğu gibi.
Bu dünyada bunca şey ve her şey varsa, bir su isteyenimiz de olmalı! Çık öyleyse saklandığın yerden. Elma!
Endülüs’te yaz
Granada-Sacromonte
Bu sabah Madrid’in beni arzulamadığını hissediyorum. Bir kentin sizi arzulamadığını hissetmek zordur aslında. Sevgiliye benzemez. Surat asmaz, yatakta sırtını dönmez, şarkılarınızı karşılıksız bırakmaz, bakışlarını kaçırmaz, sarılıp da aklı başka yerde olmaz. Size sarılmaz olur hepsi bu. Ayaklarınızın bir türlü ısınmayışından anlarsınız. Anladığınızda etrafa bakarsanız ağaçların kafa salladığını, mevzuu doğru kavradığınızı onayladıklarını görürsünüz. Ağlamak istersiniz ama ağaçlardan çekinir, kendi haline yanan ahmak bir kişioğlu örneği sergilemek istemeyip, tren istasyonuna gidersiniz.
İstasyonda biri size sorar, nereye gidiyorsunuz, güneye, çok güzel, peki güneyde nereye?, listeye bakar, Granada dersiniz, bilet keserler, çok pahalıdır, ama trenin çok hızlı olduğunu söylerler, içinize bir korku düşer, ya etrafı izleyemezsem korkusu, ya bu teknoloji yolculuk esnasında kendimi kucaklarına atmayı planladığım bütün gündüz düşlerimi benden çalarsa diye. Korktuğunuz başınıza gelmez. Tren sahiden çok hızlı dolayısıyla manzara hiç de görmeye alışkın olmadığınız kadar hareketlidir, ancak düşlerinizin bununla hiç ilgisi olmadığını keşfedersiniz.
İyice daldığınız bir anda kompartmanın kapısını, boynundaki rengarenk atkı hariç teni ve elindeki koca bavul da dahil her şeyi kapkara bir adam açar. Rahatsız ediyorum senyorita ama bu bavulda ne var biliyor musunuz, And dağlarında yapılmış çorapçıklar. Lama yününden, Inka kadınlarının elceğizlerinden çıkma. Bir gözcük atmak ister misiniz? Artık ayaklarım üşümüyor, diyorum, ama boynundaki atkıya talip olabilirim. Kocaman gülümsüyor. Altın dişleri gündüz düşlerime kastediyor. Başını eğip atkısına bakmaya yelteniyor. Göremiyor. Sadece ben görebiliyorum. İşte bu yüzden istiyorum boynundaki atkıyı diyorum. Yazı yazmak gibi bir şey bu. Sen göremiyorsun, sen sadece dışarı çıkarıyorsun, başkaları görüyor. Canları çektiği zaman. Senorita siz iyi okumuş birine benziyorsunuz diyor, alakası bile yok diyorum. Bu kez altın dişlerinin sadece bir kısmını görebiliyorum. Şaka yapıyordum diyorum, tamam, en sevmediğim renkten bir çorap alacağım, turuncu var mı, olmaz mı, ne kadar, 2 eurocuk, sizin oralarda her şey çok mu küçük diyorum, her şeyin sonuna –cık-cik ekliyorsunuz, küçük değil önemsiz diyor, vay, siz çok iyi okumuş birine benziyorsunuz, caballero, bu kez altın dişlerinin hepsini görüyorum, o da benimkileri görüyor sanıyorum, ama emin değilim, bazen gülüşüm de yazılar gibi oluyor, ben bilemiyorum…güldüğümü sanıp gülmemiş, ya da gülmediğimi sanıp kahkahalar atmış olabiliyorum. Muchas gracias, muchas gracias a usted.
Çingeneler ve Araplar diyarı Sacromonte…
Bir kafe bulmak için insana beş dakikanın fazlasıyla yettiği kent. Atlarını balkonlarda besleyen, mağaraları müze ve bar diye kullanan, kara atkuyruklu adamlar ve koca kalçalı, eğri burunlu, alabildiğine dişi kadınların diyarı. Altın dişleri olmayan turistlerin ağızları açık gezip sıcaktan deliler gibi terledikleri kent. Ben de bu sıcaktan nasibimi alıyor, su getirenim ya da isteyenim olmadığı için bir çeşme kenarı bulmak üzere gördüğüm ilk parktan içeri dalıyorum. Herkes sıcaktan yakınıyor. Dibinde bayılabilecekleri bir ağaç gölgesi arıyorlar. Park çok büyük. Meydanında birleşen dört yoldan birinin başında bir kalabalık görüyorum. İlerledikçe kalabalığın ortasındaki koca beyaz nesneyi seçebilmeye başlıyorum. Gündüz düşlerimin bile buharlaştığı bu sıcakta bu da nesi? İyice yaklaştığımda anlıyorum ki bu bayağı bayağı bir buzdolabı. Kapısı açık. İnsanların arasından başımı uzatınca buzdolabının içinde oturmuş kapkara, incecik ve tir tir titreyen yirmili yaşlarında bir Çingene kızı görüyorum. Altın dişlerim olmadığına bir kez daha yanıp, gülümsüyorum. Kalabalıktaki insanlara bakıyorum, yakınmalar, bunalmalar, terlemeler durmuş. Herkes halinden gayet memnun, hatta hafiften ürpermiş, birbirlerine iyice sokulmuş, ciddiyetle buzdolabının içinde titreyen kızı seyrediyor. Mavi gözlü kızı ve onun Sibirya hasretini hatırlıyor, vuslatın tanımı üzerine düşünmek istemeyip, bu izafi serinliğin tadını çıkarmak üzere Çingene ve turist kardeşlerime iyice sokuluyorum. Birden çantamdaki turuncu çorapçıkları hatırlıyorum, çıkarıp nişan alıyor ve çorapları buzdolabının önündeki bozuk paraların yanına fırlatıyorum. Turuncu sevmeyen evsizleri güneşten kovduklarını duymuştum, evren beni affetsin.
Bir gezgin, kalkış yerinden uzaklaştıkça yazdıkları daha bir güzelleşiyor. Bir yere çakılı kalmış hiç kimse "Birden çantamdaki turuncu çorapçıkları hatırlıyorum, çıkarıp nişan alıyor ve çorapları buzdolabının önündeki bozuk paraların yanına fırlatıyorum." şiddetinde bir cümle kuramaz.
YanıtlaSilYolu göze alamayan küçük bir hikayenin etrafında dönüp durur. Veyl bana...