14 Aralık 2010 Salı

Madrid’in yolları, sarayları ve cennetten kovulan melekleri taştan!
Aziz ve Azizeler arasında, sek kahve içmekten, kalbim güm güm vaziyette dört saat aralıksız dolandıktan sonra kentin göbeğinde dev çınarların altında bir banka uzanıyorum. Güneşin gözüme girebileceği bir açı buluyor, başımı oraya yaslıyorum. Aklıma Sait Faik düşüyor. Ve bunu demem üzerine su yeşili gözlü kedi oturduğum sandalyeyi tırmalıyor. Aslında yakından bakınca Sait Faik’i de biraz andırmıyor değil. Ben böyle şeylere inanıyorum. İnanmak sözcüğünü sevmemekle birlikte sıklıkla mecburiyetten kullanıyorum. İnanmak bilmemekle denk gibi geliyor bana. İnsan bildiği, hissettiği, varlığından şüphe duymadığı denizlere neden inanma ihtiyacı duysun ki!
Evet, aklıma Sait Faik ve onun, yabancı bir yere ilk defa inip, hiç lüzumsuz, manasız bir his duymadan, toprağa varsa bir battaniye atıp, yıldız seyretmeden, memleket, sevgili ıvır zıvır düşünmeden uyumak...sözleri geliyor.
Uyuyamıyorum.
Kedi yanımda mışıl mışıl uyuyor, hem de oturduğum sandalyenin incecik kolunun üzerinde.  
Kadim kitaplar gözlerin bu boyuta ait organlar olmadığını yazıyor. Yani karşılarındakine anlattıklarıyla kendi bünyelerine anlattıkları hikayelerin farklı olduğunu. Örneğin benim size ve içime açılan iki farklı göze sahip olduğumu. Bir başka deyişle iki farklı gözüm olduğunu sanıp bütün hayatımı bu ikilik üzerine kurarken, tek bir gözü olduğunu ve onun da buraya ait bir organ olmadığını bilen bir çift göz tarafından saniyesinde tespit edilip, fazlalıklarımın yuvalarından çıkarılabileceğini. Bu nedenden ötürü, fazla gözlerimizi maharetle oyabilecek bu ayna kişi veya kişileri ararken gözlerimizi kullanmaktan şiddetle sakınmamız gerektiğini.
Ben bir başkasına gözlerimizi nasıl oydurabileceğimizin tanımıyla uğraşırken yeşil ve tek bir çift su yeşili gözlere sahip olan kedi uyanıp, bir bakışıyla beni fazlalıklarımdan kurtarıyor.
Bundan sonrasını gözlerim kapalı yazacağım. Bu karanlıkta insan ilk ellerinden medet umuyor, baktı ki olmuyor, kulaklarından, seslerden, o da yetmedi mi sessizlikten, bakıyor ki sessizlik halihazırda bulunan bir yardım mecrası değil, yaratıma geçiyor, sesleri teker teker fark edip, elleriyle ayıklayıp, gözlerinin karanlığına sallandırıp, kenarlarından içeri gün ışığı sızan bir düzlük açıyor içinde, bu düzlüğün bir yanına müzik diğer yanına bir melek düşüyor. " Nasıl Cennet'ten düşersin, ah Lucifer, sabahın oğlu! Bütün milletleri arkasına alan sen, nasıl birden yere inersin! " ...
Cennetten kovulan meleğin iç sessizliğimin güneşli bir köşesine düşmesinin Madrid’te olmamla bir ilgisi elbette ki var. Madrid, Avrupa’da “cennetten kovulan melek”  e ev sahipliği yapan yegâne kent. Bunca melek, aziz ve azizeyi kentin dört bir yanındaki koca koca saray çatılarına ve havuz ortalarına serpiştiren ülke sakinlerinin torunlarının torunlarının torunları bu biçimli taşların unutulan hikâyelerinin her ayın en azından birkaç gününü bayram kılışının haklı keyfini sürüyor. Heykellere kadeh kaldırarak sokaklarda dans etmek…ve neden sonuç ilişkisi aramamak…herkes halinden memnun görünüyor. Dolayısıyla bundan bir kompozisyon konusu çıkmıyor, buna ben bile içerim. Sahi birileri Tanrı taşta uyur dememiş miydi vakti zamanında? Kadehi havada, dans eden bir İspanyol’a soruyorum, sırf konudan sapalım diye, elindeki kadehi avucuma tutuşturup, kendine yeni bir tane dolduruyor.
Salud!


1 yorum: