Gökyüzünde ne çok yıldız var
Ayrıca yağmuru kimin döktüğü sorusunu henüz yanıtlamadık, hepimizin bir nedenden arkadaş olageldiğimiz bu kırmızı-çizgili dünyada!
Bütün prensler küçük müdür aslında? Ya da bütün pilotlar küçük prenslerle mi tanışır çöllerde? Pilotların semavi cisimlerle münasebetleri var mıdır? İsa sahiden Beytlehem’in sırtından mı inmiştir yere? Prens ya da prenses olmayanlarımızın yine de kaçabilecekleri ama bundan habersiz yaşayageldikleri başka yıldızları var mıdır? Kimi pilotların ketumlukları yıldız savaşlarında nutuklarının tutulmasından mı ileri gelir? Sahiden gökyüzünde çok yıldız var mı diye soran çocukların hepsini koynuma alıp emzirmek istemem normal midir?
Bilemiyoruz.
İstanbul-Madrid uçağındaki üç Türk’ten biri olarak her anonsta kulak kesiliyorum. Kimi sırlara mahir olduğundan şüphelendiğim pilotumuz arada mikrofonu kapıp bütün İspanyolluğuyla bizlere sesleniyor. Dört saatlik uçuşun henüz yarısına bile gelmediğimiz bir vakitte yine enerjisine hakim olamayıp başlıyor konuşmaya. Sayın yolcularımız size iyi haberlerim var. Madrid’e varmış bulunuyoruz, birkaç saniye bekliyor, herkesin hayretle birbirine baktıkları bir anda, şaka yaptım, ama iyi haberlerim olduğu gerçek diyor, “dışarının karanlığına aldırmadan sağ yanınızdaki pencerelerden dışarı başınızı uzatırsanız aşağıda uzanan Roma İmparatorluğunu görebilir, eğer aşıksanız, sol yanınıza dönüp doğmakta olan yeniayı seyre dalabilirsiniz.” Bu sırada herkes komutları takip edip, bakışlarını hayretle kendi yansımalarından başkasını göremedikleri kara pencerelerden diğer yolculara doğru çeviriyor ve kahkahalara boğuluyorlar. İspanya’ya gittiğimden bir kez daha emin oluyor, keyifle yanımdaki kıza gülümsüyorum. Bakışlarını kaçırıyor.
Yıldızlar ve ışık üzerine bir kitap okuyorum.
Yanımda oturan kızı havaalanında görmüş ve uzun uzun seyretmiştim. Ciddi duruşunu ve dikkatimi çeken tek insan olmasına karşın gözlerini ısrarla benden kaçırışını gayet net hatırlıyordum. Şimdi yanımdaki koltukta aynı ısrarlı göz kaçırma etkinliğini sürdürüyor, arada kara kaplı defterine benimle eş zamanlı notlar alıyordu. Bir ara da kitapta balıklar, özellikle yunuslar ve kimi insanların onlarla iletişim kurabildikleri üzerine bir bölüm okuduktan sonra bütün cesaretimi topladım ve birlikte gülme bahanesiyle ona döndüm, bu kez gözlerimi ayırmamakta ısrarcı olduğumu kanıtlayacaktım. Birlikte gülmeye başladık. Dediklerini anladın mı, dedi. Evet. Nerden gelir nereye gidersin? İstanbul’dan gelir Madrid’e oradan da Guatemala ya giderim. Benim yollarım sapa biraz. Ya sen? Bir senedir İstanbul’da yaşıyordum, Bayrampaşa’ da yeni açılan bir akvaryumda çalışıyordum. Balıklara bakıyordum. Ne, neee!!! Demek balıklara bakıyordun. Peki onlarla birlikte yüzüyor muydun? E, tabi!
Evrene teşekkürlerimi sunuyorum!!!
Konuşmamız on dakikayı aşmıyor. Ve inmiş bulunuyoruz.
Bu kadar mı yani!
Evren, havaalanında beklerken tek dikkatini çeken ama sana hiç ilgi göstermeyen, aksine ters ters bakan kişinin yanından sana bir koltuk beğeniyor. Yolculuğun neredeyse son dakikalarında bu kişi son esprilere dayanamayıp seninle birlikte gülme nezaketini gösteriyor. Ardından onun bir tatlı su canlısı olduğunu öğreniyorsun. Pullarını merak ediyorsun. Yunusların çıkardığı sesleri andıran tonlarda gülüşüyor, birbirinize suyu ne kadar çok sevdiğinizi anlatıyorsunuz. Örneğin konuşmanın bir yerinde bu su canlısı sana hayat işe git gelden ibaret değil ki diyor, başka şeyler yapmak başka yerlere gitmek gerek! O konuşurken senin sesini suyun altından ve pullarını giysilerinin açıklıklarından görebildiğin bir su canlısından duymayı beklemediğin bu sözler karşısında, insanların yağmurlara olan inançsızlıklarını, aymazlıklarını bir kez daha düşünüyorsun.
Evren, bunu bana neden yapıyorsun, beni neden su ve su canlılarına geçici yarenlikle sınıyorsun.
Neden bana gecenin en karanlığında bir deniz kıyısında eski ve yüzünden çok şiirlerini tanıdığım bir dostla bacaklarımı denize sallandırma keyfini yaşatıp, o ışıksızlıkta kimsenin aramayı dahi aklından geçirmediği yerde, hemen ayaklarımızın dibinden sürü sürü geçen geceden de kara kefalleri görecek gözler bahşediyor, yanımdaki şiir adamı kör ediyorsun!
Ayrıca yağmuru kimin yağdırdığını her soruşumda neden ya kar yağdırıp ya da güneş açtırıp bendeki iklim dengesini şaşırtıyor, cevabı yunuslara fısıldıyor, benden esirgiyorsun?
Tekrar mı sorayım?
Peki.
Bu yağmur kimin nektarı? Ve bu yıldızlar kimin bahçesinde açıyor ve bahçeden dışarı taşıyor. Göz hakkı diye bir şey yok mu? Birinin bahçesinden böyle dışarı fışkıran ışıklı çiçeklerden birini bana da bahşetmen için küçük prenses mi olmam gerek? Işıklı bir gezegenim olmadığına göre bu sözcükleri ışıldatana kadar gökyüzü ve insan gözü seyredip, balık ve yağmur masalları dinleyip, yazmam mı gerek.
Kabul!
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder