Ağacın adı: taxodium mucronatum ten, kod adı: bataklık selvisi. Suçu 387 yaşında olmak. Cezası demir parmaklıklar ardında korumaya alınma bahanesiyle etrafa yayılmasının engellenmesi. Cezaya verdiği tepki dallarının hepsini göz kamaştırıcı bir adalet anlayışıyla dümdüz, gövdeden ayrıldıkları nokta haricinde en ufak bir boğum ya da bükülmeye fırsat tanımadan göğe doğru uzatmış olması. Bunun parkın ekolojik dengesine etkisi: civar ağaçlarda kıskançlık, sincap camiasında yer kapmak için didişme, ağaçkakanlarda hürmet ve kendine hakim olamama arasında gidip gelme sonucunda kısmi bir kişilik çatlaması, serçelerde şaşkınlık, kedilerde vertigo, kedi kovalayan köpeklerde bir umutsuzluk ve parkta düşünceli gezinen insanlarda iç yangını, afallama, dünyanın başa yıkılması ve müzmin bir boyun tutulması.
Hele ki böyle devasa ağaçların tepelerine kargalar da tünemişse, dünyanın bütün tercümanları bir olsa, hatta Murakami’nin “dünyanın en sert 15’lik delikanlısı” bile sahilden koşa koşa, ayağının kumu ve ıslağıyla çıkagelse, bu kompozisyonun dilini imkânı yok çözemez. Düşünün ki ikisi de asırlarca, bizim hiç göremediğimiz ya da göremeyeceğimiz iklimlerde ısrarla büyümüş ve kimi antik medeniyetlerin ad bile takmaya tenezzül etmedikleri “ zaman” denen mefhumu yiyip bitirmiş, şafak vakitlerinde ısınmak için toplandıkları gün ışığı etrafında Babil kulesi inşaatında bulunmuş büyük büyük büyük babalarından hikâyeyi kim bilir kaç farklı dilde dinlemiş, hikâyeyi her dinleyişlerinde göğün biraz daha derinlerine sızmışlardır.
Don Juan, Castenada’ya git ve küçük otlarla konuş der. Ya da kuru bir yaprağı yerden al ve saatlerce gözünü ayırmadan ona bak, onlar kadar küçük hissedinceye kadar yerinden kalkma, kalkma ki gerçekliğin kırılsın. Bak ve konuş onlarla ki bütün kuru yaprakların dökülsün, içinden körpe buğday filizleri boy atsın. Bir aptal gibi hissedene, gelen geçenin tuhaf bakışları seni yalayıp geçinceye, yeterince küçük düşünceye kadar bak!
Ya konuşmazlarsa diye korkuyorsun değil mi? Elbette ki konuşmayacaklar. Sana gün ışığı etrafında Babil kulesinin gerçek hikâyesini anlatacak büyük büyük büyük büyük büyük babanla hiç tanışmadığın için korkuyorsun. Oysa bir şiiradamın gelip de önce başını göğe çevirmesine, sonra da ona-şiiradama dönesin diye pencerelerini bir bir kapatmasına, ya da tepede gaklayan karakarganın cevizi güm diye kafana atma, veya bir bataklık selvisinin dallarından birini tepene indirme ihtimallerine aldırmadan, ısrarla, “yanımda kal” çağrılarına karşı koymazsan, tercümanlık mesleğinin yeryüzünden silineceğini bilmiyor musun? O zaman bütün parkolojik dengelerin kendiliğinden korunacağını bilmiyor musun?
İnsan ayakta durduğunda küçük otlar da dev ağaçlar da çok uzak görünüyor gözüne, sanki ikisi de “gel anlatayım” diyor da sen bir türlü “kendinden” geçemiyorsun, yanıt hiç beklemediğin bir yerden geliyor, sırada beklemekten sıkılmış sincaplardan biri omzuna sıçrayıp, boynunda derin pençe izleri bırakarak, kargaya aldırmaksızın, eşiyle birlikte döne döne, aşk oyunu maksadıyla ağacın yukarılarına doğru tırmanıyor. Sen koşarak kaçıyorsun, içinde, boynundaki yara izine rağmen karşılıksız kaldığını sanan bir ses hala “N’olur anlat!” diye bağırıyor.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder