24 Aralık 2010 Cuma

Uzaklaşmak Üzerine

Sabah erken iniyor buralara. İnsanı uykusundan uyandırıyor.
Sonra Volkan Fuego var. İki gündür beni erkenden uyandırıp sokaklara düşüren Antigua sabahlarındaki gösterisini sürdürüyor. Arnavut kaldırımlı sokaklar var. Bir yanı sıcak diğer yanı soğuk. Her sabah aynı saatlerde bulutlar aynı şekilde Volkan Agua’nın zirvesinin hemen altında ince bir çizgi halinde uzanıp, benimle birlikte Fuego’nun gösterisini izliyor.
Uzak sahiden uzak hissettirebiliyor. Kuşlar sahiden başka ötebiliyor. Yazı yazmak, insanlara gözlerini anlatmak isteği, silikleşebiliyor.
Önceden yaşadığın bir kente yeniden gelip, arkadaşlarının kapılarını çalıp, taşınmış olduklarını duymak özlemini büyütebiliyor. Evlerinin karşısındaki bakkala gidip, burada bir çocuk otururdu, Kore asıllıydı, adı Pablo’ydu, nerededir bilir misiniz diye sormak ve bir yanıt alabilmek insanı sevindirebiliyor. Ama birinin adresini bilmek onu bulabileceğin anlamına gelmeyebiliyor.
Fuego ısrarla patlayabiliyor. Cümleler ısrarla kısalıp, uzaklara ulaşmak, uzaklara haber iletmek istemediklerini fısıldamaya başlayıp, seni üzebiliyor.
Dünyalar arası geçiş gerçekleşirken, insanın bahar gibi davranıp, üzerine kar yağma ihtimaline karşın, çiçeklerini açtırabilmek için bütün gücünü tohumlarında toplayıp, saçılıp dağılmaması gerekebiliyor. Baharı bekleyen ağaçları örnek alıp, susması icap edebiliyor.
İnsanın bir yanı keşke böyle olmasa, keşke uzaklar bu kadar uzak hissedilmese diye boşuna hayıflanabiliyor. Keşke uzaklara haber iletmenin ne anlamı olduğunu anımsayabilsem diye yanabiliyor.
Yıldızlar beni azarlamak için sıraya girmiş bekliyor. Bize geldiğini kanıtla diye bağırıyor gökyüzü.
İnsan uzak bir ülkede bir kiliseye girip ikinci rahiple tanışabiliyor. Bu rahibin adı Poncho olup, bu rahip kilisenin damına çıkıp, kilise çanının arkasına saklanıp, siz sokaktan geçerken arkanızdan İşilllll, diye bağırıp, çatıdan olsa olsa kuşların size sesleneceğine inanan aklınızı şaşırtabiliyor. Poncho’nun kapkara teni, koca bir göbeği, kısacık boyu ve sürekli gülümseyen bir yüzü olabiliyor. Poncho koca bir kuşa bile benzeyebiliyor.
İnsan yazdıkça kelimeler ve mesafelerin arası kapanabiliyor. İnsan buna sevinip, erken inen bir başka günün sabahında, kelimelerden medet umabileceği ihtimalini görüp, kahvesinden bir yudum alıp, suskun oturabiliyor.
İnsan her şey olabiliyor, insanın başına her şey gelebiliyor da gökle arasındaki hikayenin silinmiş kısımlarını yeniden yazabilecek, yeniden hatırlayabilecek gücü kendinde bulabiliyor mu acaba? İnsan gitmeye cesaret edebiliyor da, gidenin arkasından sevinebilenler kendilerinin de bir başka cesaret örneği sergilediklerinin farkına varabiliyor mu?
Gün gelip de bu volkanların heyecanı diniyor mu? Sahi, yarın gün geliyor mu?

23 Aralık 2010 Perşembe

UÇMAK
Antigua-Guatemala
Uçmak ve gelip uzaklara konmak. Ben fotoğraf çekemiyorum ama sergi gezebiliyorum.
Dolunay, sabahın altısında duman püskürten volkan, renkler, çiçekler ve kilise ayinleri…
Hepsini birden anlatabilecek enerjiyi hissetmiyorum kendimde. O yüzden önce bir giriş: memleketimden insan manzaraları!

20 Aralık 2010 Pazartesi

Uçmak ya da uçmamak,  
sahiden bu mu bütün mesele?
Günün anlam ve önemine istinaden, denklemin uçmamak kısmına eğilmek istiyorum. Hezarfen Çelebi ya da İkarusgillerden olmadığım için okyanus aşmam icap ettiğinde, göğe en yakın acenteden bir bilet alıyorum. Uçmakla ilgili duyduğum bütün şarkı sözlerini küçük kâğıtlara yazıp ceplerime, çantamın gizli bölmelerine sokuşturuyorum. (Aman tanrım, karşı masamda kocasıyla birlikte oturan yaşlı kadın ağzı göğe bakacak şekilde açık, uyuya kalmış. Rüyasında uçtuğunu görüyor olmalı.) Havaalanlarından çok korkuyorum çünkü. Hikâye anlatmayı çok sevmeme karşın, o otomatik kapılardan içeri girince bütün hikâyelerimin suyu çekiliyor. Oysa radyasyona, üniformalara, belge savaşlarına ve dijital gerçekliğe karşı tek savunmamın o ana en uygun hikâyeyi uyduruvermek olduğunu her seferinde, ısrarla unutuyorum. Hâlbuki bu uçamama hadisesi başımdan defalarca da geçti. Yine de şiir yoksunu hikâyeler anlatmaya karşı bir direnç var herhalde dâhili sistemimde ki ne deseler en yalın gerçeği söylüyor, her seferinde sınıfta kalıyorum.
Genel yapılanış itibariyle bugünün dünyası tanımsız seferlere şiddetle karşı olduğunu her köşe başında dillendiriyor. Mesela bir yere dönüşü olmayan bir bilet almak, bir ülkeye niye ve ne kadar süre için gittiğinizi bilmemek, orada geçireceğiniz süre zarfında neyle meşgul olacağınızdan bihaber olmak kutsal kitaplarda yazmayan beşeri günahların başında geliyor. Tam da dedikleri gibi, din zamana ayak uyduruyor. Kısacası ben bugün yedi büyük günahtan birini işlediğimi açık ederek, kanatlarımı kapatıp oturmak zorunda kaldım. Bir hikâye yaz gel, yoksa uçman imkânsız dediler. Delirdim, koşturdum, bağırdım, sakinledim, yardım istedim, bulamadım, sonra buldum, sonra yine bulamadım, nitekim uçamadan, gerisin geri eve döndüm.
Şimdi bir seneye yakın bir süre adı zor telaffuz edilen, dünyanın suç oranı en yüksek başkentlerinden birine ev sahipliği yapan ve otuz yıllık bir iç savaşın izlerini hala sokaklarında taşıyan bir ülkede ne yapacağımı iki yüz elli kelimeyi geçmeyecek bir kompozisyon halinde anlatmam gerekiyor. Aslında buna benzer, yanıtını asla bilmediğim yüzlerce kompozisyon yazmışlığım var. Ama bu saatten sonra epey zor geliyor insana mecburiyetten bir giriş, yalandan bir gelişme hele ki bütünüyle menzil dışı bir sonuç tasarlamak…kalem ve çizgisiz kağıdın dayanılmaz ağırlığı.
Guatemala’da ne mi yapacağım, gezeceğim, güney Amerika’ya uzanacak yolculuğumun başlangıç ve bitiş durağı olacak sadece. Bakın bu Costa Rika’ya, bunlar da oradan sırasıyla Bogota, Santiago ve Lima’ya geçeceğimin kanıtları. Burada girmek istemediğim başka ayrıntılarla bezeyip kenarlarını çiçeklerle süslediğim kompozisyonumu evirip çevirip, ortaya yeterince inandırıcı bir hikâye çıkarıp çıkarmadığımı kestirmeye çalışıyorum. İnanmak isteyen için gayet sahici bir hikâye olduğuna karar veriyorum. Bakalım edebiyatta öz-tenkit işe yarıyor mu, yarın göreceğiz!
Oysa bir de gerçeklerle ilgilenenler var, bu benim kuruntum değilse tabi!
Öyle de olsa birazcık hikâyenin aslından bahsetmek istiyorum! Hikâyenin aslı bir hikâyenin olmaması. Havaalanında küfür olarak algılanan bu açıklamamın böyle algılanmadığı yerlere doğru, yani ya hiçbir yere ya da bilinmeze doğru bir uçak bileti almak hiç kolay değilmiş! Geçenlerde Madrid’in beni arzulamadığından bahsetmiştim, sözümü geri alıyorum, bu sefer de yakamı bırakmıyor, sırt çantamın altına sıkıştırdığım kanatlarımı, tam çantamı çıkarmış görevliye teslim ederken, zamansız ipi çekilen bir paraşüt gibi açıp, etrafı darmaduman ediyor. Bir görevli kızla bir Madrid’le konuşuyorum, kıza ama nasıl olur, bu ülke benden vize bile istemiyor, siz niye o ülkenin vizesini istiyorsunuz pardon, anlamadım, diye zaman kazanmaya çalışıp, kızdan açıklama yapmasını beklerken, ona sezdirmemeye çalışarak başımı çevirip, ona bağırıyorum, Madrid, dedim sana, kes şunu, herkes bize bakıyor, çek ellerini kanatlarımdan, bu sefer sahiden herkes bize bakıyor, kız kız-ıyor,  uçağı kaçırmak üzeresiniz, ben kendi kanadımla uçarım demiyorsanız, gidip sorunu halledin lütfen, gördün mü yaptığını, yardım etmiyorsun bari rüzgâr çıkarma, derken kız suratıma bütün ciddiyetiyle tıslıyor ve çantamı bıraktığım yerden almamı istiyor, çok iyi fikir diyorum, rüzgâr kesiliyor, biri göğsümde biri sırtımda iki çantayla maratona başlıyorum. Bu kargaşada ceplerimden peçeteler, paralar ve elbette ki şarkı sözleri dökülüyor. Gözyaşlarımı zor tutuyorum. Her gittiğim yerin önünde dev sıralar var. Bütün sıraların en önüne geçip bağırıyorum “Emergencia” izin verir misiniz önünüze geçmeme, hayırrrr, diyorlar, ben yine de geçiyorum, küçük hanım, sıraya lütfen diyorlar, dinlemiyorum, kovuyorlar, başka bir sıranın önüne geçiyorum, bu kez başarıyorum, ama anlaşamıyoruz, bu kez “çok önemli kişiler” manasına gelen “ÇÖK” ya da nam-ı diğer VIP’lerin önüne geçip tüm barbarlığımla biri bu sorunu çözsün diye haykırıyorum, sadece on beş dakikam var, herkesin cebinden tomar tomar, rengarenk kredi kartları çıkıyor, benim, sadece bir adet ve bu noktaya özellikle dikkatinizi çekmek isterim ki “turuncu” bir bankamatik kartım var. O da bugün bu karmaşa bozulmasın, böyle darmadağın kalalım diye çalışmak istemiyor, nazlanıyor, hatta işi inada bindirip, Madrid ile anlaşma yapmakla tehdit ediyor beni. Uçuşu zor bela bir sonraki sabaha erteletip, etrafta gördüğüm bütün suları alıp içiyorum.
Çok kızgınım sana Madrid ama bir yandan da minnettarım aslında. Bunca karmaşayı niye çıkardığını ucundan kıyısından da olsa görüyor ve gördüğüm kadarıyla ağzım açık sana bakıyorum.
Karnımda, yabancı bir dilde öfkemi tam dillendirememenin yarattığı bir yumru, sırtımda inanılmaz bir yük, bir telefon, bir internet erişimi, bir bardak su ya da önünde sıra olmayan bir kapı ararken içimde bir şey kırılıyor bu Morning in Madrid. On gündür üzerimde taşıdığım yabancılık, temkinlilik, tereddüt hisleri yarım saat içinde yerle bir oluyor. Bir şey sormak bir yere girmek için doğru kişiyi, doğru anı kollayan içimdeki budala birden büyüyüp, serpiliyor ve gözlerinin önündeki perde yırtılıyor. O çaresiz koşturmanın içinde bir an durup yarım saat içinde on günde tanıdığımdan fazla insan tanıdığımı, daha fazla insanla konuştuğumu, her gördüğüme aksan, yol yordam tanımadan her ağzıma geleni savurduğumu fark ediyorum. Kanatlarımın üzerindeki baskıya rağmen gözeneklerimden dışarı tarifsiz bir özgürlüğün taştığını hissediyorum. Bir aynanın önünden koşarak geçerken, kendimi görüp bir an duruyor ve yanaklarımın al al olduğunu, yüzümde tedirginlik ve korku karışımı, kıvamlı bir insanlığın peyda olduğunu görüyorum. Gülmek ve şarkı söylemek istediğimi fark ediyorum. Bütün bu aymalar arasında bir kahve alacak parayı denkleştirip, sonunda çantaları el arabasına koymayı akıl edip, bir sigara yakmak üzere otomatik kapıdan çıkarken, benimle aynı kapıdan içeri girmeye hazırlanan bembeyaz saçlı ve masmavi gözlü adamın yüzündeki hayrete gözlerimi kapayıp açarak karşılık veriyorum. Parmağımla bir saniye beklemesini işaret ediyorum. Kollarımı açıp, bütün gücümle, üzerimize kapanan otomatik kapıyı iki yana doğru itiyorum. Kanatlarımızı sıkıştıkları yerden kurtarıp, gözeneklerimden taşana itaat ederek usulca tüylerine dokunup, dışarı çıkıyorum. Dönüp gülümseyerek arkamdan bakıyor. Madrid onu rahat bırakmış, diye düşünüyorum. Kanatlarını sadece sokaklarda, göğün göründüğü düzlüklerde açıp, kapılardan girerken kapatmasına müsaade ediyor anlaşılan. Bizimkisi ufak bir zamanlama hatasıydı o kadar. Hadi Madrid, bana da yap bir iyilik, seviyorum seni Madrid, ama gitmem gerek, yorma beni Madrid, ,üzme beni, sabaha kadar vaktimiz var Madrid, bu gece rüyama gir Madrid, rüyama gir ki sevişerek ayrılalım!

18 Aralık 2010 Cumartesi

Morning in Madrid
Benden her sabah bir bardak su istesen, komşunun frezyaları sonsuza dek yaşar…
Bu dünyada ev alan insanlar var. Ancak diğer taraftan oturacak bir kafe bulmak için üç ila dört saat arasında yol tepenler de mevcut. Kahvaltı etmek için buzdolaplarından zeytin peynir domates ve yumurta çıkarıp en fazla sokağın başındaki bakkala kadar yürüyenler var. Ancak bir kahvaltı için yabancı dillerde menülerin şifresini çözmeye çalışıp, tabak önüne geldiğinde daha çok çalışması gerektiğini anlayan ama kimseye bir şey söylemeden yemeğini yiyenler var.  Bu dünyada susamak, birilerinden bir bardak su istemek ve farklı farklı yangınları aynı şekilde söndürmek diye bir şey var. (Grev yapan itfaiyeciler de var ama o konuya daha sonra değineceğim)
Bu dünyada kararlar ve bu kararların doğurduğu sonuçlar var. Ancak karar almamak, Hansel ve Gratel cilik oynayarak ekmek kırıntılarından medet ummak diye bir şey de var. Bu dünyada iyi yıldız kötü yıldız diye bir şey yok, kuyruklular, kuyruksuzlar, parlaklar, sönükler, eskiler ve yeniler var.  Yıldızları dünyaya ait sanıp, dünyayı yıldızlık sınıfından kovmak, onu matlaştırıp, bir yörüngeye hapsetmek diye bir şey var. Ama ayıp yok. Derinlerimizde, denizyıldızlarının öylece kımıltısız bekledikleri yerde, kara deliklere büyük bir özlem var. Bir yanda denizkestaneleriyle denizyıldızlarını asla birbirine karıştırmayan çocuklar doğuranlar, diğer yanda başkalarının çocuklarını sevip kendi içlerindekileri okul bahçelerinden ve devlet kurumlarından uzak tutanlar var.
Bu dünyada evinin balkonunda oturup bir bardak su eşliğinde yıldız seyretmek diye bir şey var. Bu dünyada İspanya ve Sibirya gibi ülkeler var. İspanya’da su içen ama gözleri Sibirya kurduna benzediği için Sibirya’yı özleyen genç kadınlar var. O gözlerin içine uzun süre baktığınızda onları kendi mavilikleri içinde boğma ve sizden bir bardak su istemelerine neden olma ihtimaliniz var. Bu dünyada evi de balkonu da olmayan ve hatta yıldız seyretmeyi aklına hiç getirmemiş olanlarımız var. Bu dünyada iyi akıl kötü akıl diye bir şey yok, portakallar, tarçınlar, sandal ağaçları, kaplumbağalar, yarasalar ve kangurular var.
Bir de kayığını açıklarda bırakmış, fırtınalarda bile kıyıya çekmeyi düşünmemiş, günün birinde kayığını açıklardan kıyıya getirecek kadını bekleyen erkekler var. Fırtınalarda parçalanmış kayıklarını onarıp onları sonsuz bir yolculuğa çıkaracak erkeği bekleyen kadınlar olduğu gibi.
Bu dünyada bunca şey ve her şey varsa, bir su isteyenimiz de olmalı! Çık öyleyse saklandığın yerden. Elma!

Endülüs’te yaz
Granada-Sacromonte

Bu sabah Madrid’in beni arzulamadığını hissediyorum. Bir kentin sizi arzulamadığını hissetmek zordur aslında. Sevgiliye benzemez. Surat asmaz, yatakta sırtını dönmez, şarkılarınızı karşılıksız bırakmaz, bakışlarını kaçırmaz, sarılıp da aklı başka yerde olmaz. Size sarılmaz olur hepsi bu. Ayaklarınızın bir türlü ısınmayışından anlarsınız. Anladığınızda etrafa bakarsanız ağaçların kafa salladığını, mevzuu doğru kavradığınızı onayladıklarını görürsünüz. Ağlamak istersiniz ama ağaçlardan çekinir, kendi haline yanan ahmak bir kişioğlu örneği sergilemek istemeyip, tren istasyonuna gidersiniz.
İstasyonda biri size sorar, nereye gidiyorsunuz, güneye, çok güzel, peki güneyde nereye?, listeye bakar, Granada dersiniz, bilet keserler, çok pahalıdır, ama trenin çok hızlı olduğunu söylerler, içinize bir korku düşer, ya etrafı izleyemezsem korkusu, ya bu teknoloji yolculuk esnasında kendimi kucaklarına atmayı planladığım bütün gündüz düşlerimi benden çalarsa diye. Korktuğunuz başınıza gelmez. Tren sahiden çok hızlı dolayısıyla manzara hiç de görmeye alışkın olmadığınız kadar hareketlidir, ancak düşlerinizin bununla hiç ilgisi olmadığını keşfedersiniz.
İyice daldığınız bir anda kompartmanın kapısını, boynundaki rengarenk atkı hariç teni ve elindeki koca bavul da dahil her şeyi kapkara bir adam açar. Rahatsız ediyorum senyorita ama bu bavulda ne var biliyor musunuz, And dağlarında yapılmış çorapçıklar. Lama yününden, Inka kadınlarının elceğizlerinden çıkma. Bir gözcük atmak ister misiniz? Artık ayaklarım üşümüyor, diyorum, ama boynundaki atkıya talip olabilirim. Kocaman gülümsüyor. Altın dişleri gündüz düşlerime kastediyor.  Başını eğip atkısına bakmaya yelteniyor. Göremiyor. Sadece ben görebiliyorum. İşte bu yüzden istiyorum boynundaki atkıyı diyorum. Yazı yazmak gibi bir şey bu. Sen göremiyorsun, sen sadece dışarı çıkarıyorsun, başkaları görüyor. Canları çektiği zaman.  Senorita siz iyi okumuş birine benziyorsunuz diyor, alakası bile yok diyorum. Bu kez altın dişlerinin sadece bir kısmını görebiliyorum. Şaka yapıyordum diyorum, tamam, en sevmediğim renkten bir çorap alacağım, turuncu var mı, olmaz mı, ne kadar, 2 eurocuk, sizin oralarda her şey çok mu küçük diyorum, her şeyin sonuna –cık-cik ekliyorsunuz, küçük değil önemsiz diyor, vay, siz çok iyi okumuş birine benziyorsunuz, caballero, bu kez altın dişlerinin hepsini görüyorum, o da benimkileri görüyor sanıyorum, ama emin değilim, bazen gülüşüm de yazılar gibi oluyor, ben bilemiyorum…güldüğümü sanıp gülmemiş, ya da gülmediğimi sanıp kahkahalar atmış olabiliyorum. Muchas gracias, muchas gracias a usted.
Çingeneler ve Araplar diyarı Sacromonte…
Bir kafe bulmak için insana beş dakikanın fazlasıyla yettiği kent. Atlarını balkonlarda besleyen, mağaraları müze ve bar diye kullanan, kara atkuyruklu adamlar ve koca kalçalı, eğri burunlu, alabildiğine dişi kadınların diyarı. Altın dişleri olmayan turistlerin ağızları açık gezip sıcaktan deliler gibi terledikleri kent. Ben de bu sıcaktan nasibimi alıyor, su getirenim ya da isteyenim olmadığı için bir çeşme kenarı bulmak üzere gördüğüm ilk parktan içeri dalıyorum. Herkes sıcaktan yakınıyor. Dibinde bayılabilecekleri bir ağaç gölgesi arıyorlar. Park çok büyük. Meydanında birleşen dört yoldan birinin başında bir kalabalık görüyorum. İlerledikçe kalabalığın ortasındaki koca beyaz nesneyi seçebilmeye başlıyorum. Gündüz düşlerimin bile buharlaştığı bu sıcakta bu da nesi? İyice yaklaştığımda anlıyorum ki bu bayağı bayağı bir buzdolabı. Kapısı açık. İnsanların arasından başımı uzatınca buzdolabının içinde oturmuş kapkara, incecik ve tir tir titreyen yirmili yaşlarında bir Çingene kızı görüyorum. Altın dişlerim olmadığına bir kez daha yanıp, gülümsüyorum. Kalabalıktaki insanlara bakıyorum, yakınmalar, bunalmalar, terlemeler durmuş. Herkes halinden gayet memnun, hatta hafiften ürpermiş, birbirlerine iyice sokulmuş, ciddiyetle buzdolabının içinde titreyen kızı seyrediyor. Mavi gözlü kızı ve onun Sibirya hasretini hatırlıyor, vuslatın tanımı üzerine düşünmek istemeyip, bu izafi serinliğin tadını çıkarmak üzere Çingene ve turist kardeşlerime iyice sokuluyorum. Birden çantamdaki turuncu çorapçıkları hatırlıyorum, çıkarıp nişan alıyor ve çorapları buzdolabının önündeki bozuk paraların yanına fırlatıyorum. Turuncu sevmeyen evsizleri güneşten kovduklarını duymuştum, evren beni affetsin.



16 Aralık 2010 Perşembe

Ahuehuete'nin Gölgesinde


 Ağacın adı: taxodium mucronatum ten, kod adı: bataklık selvisi. Suçu 387 yaşında olmak. Cezası demir parmaklıklar ardında korumaya alınma bahanesiyle etrafa yayılmasının engellenmesi. Cezaya verdiği tepki dallarının hepsini göz kamaştırıcı bir adalet anlayışıyla dümdüz, gövdeden ayrıldıkları nokta haricinde en ufak bir boğum ya da bükülmeye fırsat tanımadan göğe doğru uzatmış olması. Bunun parkın ekolojik dengesine etkisi: civar ağaçlarda kıskançlık, sincap camiasında yer kapmak için didişme, ağaçkakanlarda hürmet ve kendine hakim olamama arasında gidip gelme sonucunda kısmi bir kişilik çatlaması, serçelerde şaşkınlık, kedilerde vertigo, kedi kovalayan köpeklerde bir umutsuzluk ve parkta düşünceli gezinen insanlarda iç yangını, afallama, dünyanın başa yıkılması ve müzmin bir boyun tutulması.
Hele ki böyle devasa ağaçların tepelerine kargalar da tünemişse, dünyanın bütün tercümanları bir olsa, hatta Murakami’nin “dünyanın en sert 15’lik delikanlısı” bile sahilden koşa koşa, ayağının kumu ve ıslağıyla çıkagelse, bu kompozisyonun dilini imkânı yok çözemez. Düşünün ki ikisi de asırlarca, bizim hiç göremediğimiz ya da göremeyeceğimiz iklimlerde ısrarla büyümüş ve kimi antik medeniyetlerin ad bile takmaya tenezzül etmedikleri “ zaman” denen mefhumu yiyip bitirmiş, şafak vakitlerinde ısınmak için toplandıkları gün ışığı etrafında Babil kulesi inşaatında bulunmuş büyük büyük büyük babalarından hikâyeyi kim bilir kaç farklı dilde dinlemiş, hikâyeyi her dinleyişlerinde göğün biraz daha derinlerine sızmışlardır.
Don Juan, Castenada’ya git ve küçük otlarla konuş der. Ya da kuru bir yaprağı yerden al ve saatlerce gözünü ayırmadan ona bak, onlar kadar küçük hissedinceye kadar yerinden kalkma, kalkma ki gerçekliğin kırılsın. Bak ve konuş onlarla ki bütün kuru yaprakların dökülsün, içinden körpe buğday filizleri boy atsın. Bir aptal gibi hissedene, gelen geçenin tuhaf bakışları seni yalayıp geçinceye, yeterince küçük düşünceye kadar bak!
Ya konuşmazlarsa diye korkuyorsun değil mi? Elbette ki konuşmayacaklar. Sana gün ışığı etrafında Babil kulesinin gerçek hikâyesini anlatacak büyük büyük büyük büyük büyük babanla hiç tanışmadığın için korkuyorsun. Oysa bir şiiradamın gelip de önce başını göğe çevirmesine, sonra da ona-şiiradama dönesin diye pencerelerini bir bir kapatmasına, ya da tepede gaklayan karakarganın cevizi güm diye kafana atma, veya bir bataklık selvisinin dallarından birini tepene indirme ihtimallerine aldırmadan, ısrarla, “yanımda kal” çağrılarına karşı koymazsan, tercümanlık mesleğinin yeryüzünden silineceğini bilmiyor musun? O zaman bütün parkolojik dengelerin kendiliğinden korunacağını bilmiyor musun?
İnsan ayakta durduğunda küçük otlar da dev ağaçlar da çok uzak görünüyor gözüne, sanki ikisi de “gel anlatayım” diyor da sen bir türlü “kendinden” geçemiyorsun, yanıt hiç beklemediğin bir yerden geliyor, sırada beklemekten sıkılmış sincaplardan biri omzuna sıçrayıp, boynunda derin pençe izleri bırakarak, kargaya aldırmaksızın, eşiyle birlikte döne döne, aşk oyunu maksadıyla ağacın yukarılarına doğru tırmanıyor. Sen koşarak kaçıyorsun, içinde, boynundaki yara izine rağmen karşılıksız kaldığını sanan bir ses hala “N’olur anlat!” diye bağırıyor.

Alice: Dancing Under The Gallows-Daragaci Altinda Dans